İMAM RABBANÎ’YE GÖRE [VARLIK VE VAROLUŞ]:
Rabbânî’ye göre de yaratılışa sebep, yine «Ben gizli bir hazine idim, bilinmeğe muhabbet ettim; halk’ı bilinmem için yarattım»kudsî hadîsinde belirtildiği üzre muhabbettir ve eğer bu muhabbet olmasaydı âlem yokluktan varlığa gelmezdi (211). Fakat, yaratılıştan maksat, Muhittin [İbn-i Arabî] ve ona bağlı olanların dedikleri gibi, Allah’ın isimlerine ve sıfatlarına âit kemâllerin meydana çıkıp tamamlanması değildir. Bu sözle, [İbn-i Arabî’nin görüşü dikkate alındığında Rabbânî’ye göre] Allah’ın Zât’ında mükemmel olmadığı anlaşılır [sonucu ortaya çıkar]. Hâlbuki, Allah, «Allah, âlemlerden ganidir» âyet’inde işaret edildiği gibi mutlak olarak âlemin ötesinde ve üstündedir [idrak olunamaz anlamında bir ötelik ve üstündelik]. Allah, kemâllerinin meydana çıkması için hiçbir sûretle bize muhtaç olmaz. Binâenaleyh [bunun üzerine, ondan dolayı] yaratılıştan maksat, Allah’ın kendi vücud [varlık] ve vücud’una [varlık’ına] bağlı kemallerinden mahlûklarına bahşetmesi (212), onların da buna karşılık, «Cinleri ve insanları ancak ibâdet [kulluk] etsinler diye yarattım» âyet’inde işaret edildiği üzere yalnızca Allah’larına ibâdette [kullukta] bulunmalarıdır, mârifet [bilgi düzeyinde bilmeleri] değildir. Bu âyetteki ibâdet kelimesi, bir bakımdan mârifet mânâsına alınsa bile bu takdirde de mârifet, ve dolayısıyla kemâl, yine ancak yaratıklar için bahis konusu olabilir. Yine «… halkı bilinmek için yarattım» hadîsindeki irfandan da maksat yine yaratıklara âit bir irfan [bilmek, anlayış, tecrübe ve zekâdan ileri gelen zihnî kemal] ve mârifet [bilme] olabilir. Yoksa o hadîs, «Ben bilineyim ve onların mârifetiyle [bilmesiyle] kemâl hasıl edeyim» mânâsında değildir. Çünkü Allah, Zât’ında ve Zât’ıyla tamdır, mükemmeldir ve yaratılış sebebiyle hiçbir sûretle değişikliğe ve başkalığa uğramamıştır. O, her şeyin ötesinde ve üstündedir [idrak olunamaz anlamında bir ötelik ve üstündelik] (213).
ŞUHUDÎ TECELLÎ
îman, mârifet, Velî’lik ve Nebî’lik mertebelerinin kemâllerine âit feyzlerin hakikî ululara [kâmil ve mükemmil olanlara] ulaşmasında aracı şuunlardır […Şe'n kelimesinin çoğuludur. Şuûn-ı Zatiyye (zata ait işler): Zat-ı Ehadiyyetteki hakikat ve aynların nakışlarından ibarettir. Tıpkı ağacın, yaprakların, çiçek ve meyvelerin, tümünün birden, çekirdekte bulunduğu gibi. -Tasv.T.Sözl.- ]. Hakiki ululardan başkalarına [kâmil ve mükemmil olmayanlara]ulaşmalarında ise aracı olan sıfatlardır. Bu sebeple uluların nasîbi Zât’a ait tecellîdir. Ulu olmayanların [kâmil ve mükemmil olmayanların]nasipleri de onlara aracı sıfatlar olduğundan ve sıfatlar da [Zât’a ilâveten]fazladan vücud [varlık] ile mevcud [varoluş] bulunduklarından sıfatlara ait tecellîlerdir. [İ.Rabbânî burada İbn-i Arabî’nin “vahdet/varlığın tekliği” doktrinini “sıfatlar mertebesi”ne âit ve “küçük velâyet yanılgıları, kendisinin “şuhud/görmenin birliği” doktrinini de Zât mertebesine âit “büyük velâyet” keşifleri olarak izah ediyor –KG-]
Zirâ [Çünkü. Ondan ki, şundan, şu sebepten ki] ikinci kısım feyzlerin ulaşmasına araç olan gölge (zıl) [Zıl; Arapça, gölge demektir. Kendisine mensup harici vücûdu olan nur ismi aracılığı ile ortaya çıkan madumlardan/yokluklardan ibaret mümkinlerin/yaratıkların aynlarının/ilmî varlıklarının ta'ayyünlari (belirmesi) ile zuhur eden izafî vücûd/geçici varlık… -Tasv.T.Sözl.-] ismi ilmin şânıdır[ilmin belirişidir] ve bu şân, icmâle [Zât’a, külliyete, ahad’a] ait olsun tafsile [isim ve sıfatlara, kesrete]ait olsun, bütün şuunu [Zât’ın hakikatini yansıtan fiilleri] kendinde toplamıştır. O gölgeye, ilim şânı ve belki de bütün icmâle ait şuun için, Zât’ın kabiliyeti [Allah’ın herşeyi kendinde toplama gücü] derler. Fakat bu, ilmin bunları kaplaması bakımındandır. Zât’la ilmin şânı arasında geçit (berzah) olan bu kabiliyetin Zât tarafı renksiz [gölgesiz-nur] olduğundan, tabiatıyla geçitte de [büyük velâyet bilincinde] renk yoktur. Geçidin diğer tarafı [küçük velâyet]ise ilmin hâli (şe’n)dir ve geçit burada bu renkle [gölge-zulmet-yanılgı ile] renklenmiştir. Bu sebeple o, şân’ın gölgesidir [Zât’ın değil sıfatların gölgesidir]. Şey’in [tek’in, Ahad’ın, tek şey-tek varlık olan hakikatin]gölgesi demek de şey’in ikinci mertebede [sıfat boyutunda] meydana çıkması [tecelliyatı] demektir. İşte ikinci kısım feyzlerin ulu olmayanlar [kâmil ve mükemmil olmayanlar] için ulaşma aracı o her şeyi kendinde toplamış olan kabiliyetin [Allah’ın herşeyi kendinde toplama gücünün] gölgeleridir ki o toplu olanın (mücmel) tafsilleri gibidir. Başka bir deyişle bu ikinci kısım feyzlerin ululara [kâmil ve mükemmil olanlara] ulaşma aracı bütün sıfatlar için kabiliyetin Zât’la sıfatlanmasıdır. Ulu olmayanlar için bu feyzlere aracı olan kabiliyetler ise her şeyi kendinde toplamış olan (câmi) kabiliyetin gölgeleridir. Bu sebeple Allah’ın perdesiz olarak belirişi ve meydana çıkışı şuhudî tecellîye [herşey O'ndandır'a]aykırı değildir. Ancak vücûdî tecellî [herşey O'ndan başka değildir] için imkânsızdır (217).
[İ.Rabbanî burada esmâ ve sıfatların tecellisi olan âlemi Zât’ın kendisi değil gölgesi olduğunu bilmeyi ve gölgeyi seyri/idraki yani "vahdet-i şuhud"u en yüksek ilim ve mertebe kabul ediyor. Esmâ, sıfatlar ve fiillerin Zât’dan ayrı varlığa sahip olmadığını aynı olduğunu yani "Varlık Boyutlarının Tekliği"ni İbn-i Arabî gibi kabul etmenin ise ikinci mertebe ve ilmî yanılgı olduğunu iddia ediyor. -KG-]
NOT: Bu eserin orijinal ve esas dizgisine bağlı kalarak akademik kavramların popüler anlamları da tarafımdan ilâve edilerek anlaşılma kolaylığı sağlanmaya çalışılmıştır… K.G.
NOT: Köşeli parantez […] içindeki kelime-kavram ve bazı konulara dâir gümüş renk tüm açıklamalar bana ait olup, eserlerin orijinalinde mevcut değildir… K.G.
————————
211- Bk:. (Rabbânî, Mek, c: 3, mek: 121, s: 133).
212- Bk:. (Rabbânî, Mek, c: 3, mek: 113, s: 120).
213- Bk:. (Rabbânî, Mek, c: 1, mek: 266, s: 193), (The Mujaddi’d’s Conseption of Tahwhid, Dr. Burhan Ahmad Farukî; Lahor,1943, s:761).
…
217- Bk:. (Rabbânî, Mek, c: 1, mek: 287, s: 236).
2. BÖLÜM SONU
VAHDET-İ ŞUHUD BÖLÜMLERİ: (1) (2) (3) (4) (5) (6) (7) (8) (9) (10) (11) (12) …
PROF.DR.CAVİT SUNAR
DOKTORA TEZİ
İMAM-I RABBANΗMUHYİDDİN-İ ARABÎ
VAHDET-İ ŞUHUD—VAHDET-İ VÜCUD MESELESİ
1954/İSTANBUL
***
**
*
TASAVVUF VE FELSEFE AKADEMİSİ
www.tasavvufvefelsefeakademisi.wordpress.com
0 Yanıt, “Vahdet-i Şuhud (2)”